10 ½ Bölümde Dünya Tarihi


Evimden yarım mil ötede bulunan bir sınav hazırlık kursunda bir sömestr ders verdim ve ilginç şapkalar giyen, gülümseyen, karşısındaki kişilere tepeden bakan tavırlar takınan, ancak bitmek tükenmek bilmeyen polenlerin yağdığı bir eğlence gününde de flört etmekten kaçınmayan annelerin sevimli çocuklarıyla aylak günler geçirmek yerine, vaktimi mahallenin yarış bahisçisinin oğluyla (bana bisikletini ödünç vermiş ve ben de bisikleti bit yere çarpmıştım) ve yaşadığım banliyödeki avukatın kızıyla geçirmiştim.

Sayfa:172

Yukarıdaki satırları Julian Barnes’in 10 ½ Bölümde Dünya Tarihi, kitabından alıntıladım. Son zamanlarda okuduğum kitapların hemen hemen hepsinde farklı türde bir ilginçlik vardı. Biri beni farklı bir yerimden tutup, alıp, götürüp bir yere bıraktı. Ardından bir diğeri alıp bambaşka bir yere götürdü ve bir sonraki oradan alıp kendi diyarını gezdirdi. Bu kitapta sevdiğim yerlerden birisi yukarıdaki satırlar oldu. Bu satırları okuduysanız, muhtemelen burada ne gibi bir ilginçlik var diye düşünebilir ve belki de cevabı bulamayabilirsiniz ve bu çok normaldir. Burada benim hoşuma giden , kitaptaki onca uzun cümleden yalnızca birisi bu. Uzun cümlelerden oluşan ve bitmeyen paragrafların olduğu kitaplar – yazılanlar ne kadar anlamsız olursa olsun – her zaman beni biraz daha fazla etkilemiştir.

Alttaki alıntı da aynı kitaptan ama yukarıdakine benzer bir cümle değil. Burada ise yazarın anlatım tekniğini beğendim. Bir erkek aktör tarafından, aktörün sevgilisine yazılan mektupların olduğu bölümden aldım bu bölümü. Kitap Nuh Tufanı ile başlıyor ve birbiri ile ilişkilendirilmiş bölümlerle ilerliyor. Kitabı henüz bitirmiş değilim ama şimdilik Nuh Tufanı ve Nehir Yukarı bölümleri en sevdiğim bölümler.

Seni tanıyan insanlardan uzaklaşmak da ayrı bir gönül rahatlığı. Biliyor musun, sakal ve gözlükle bile Caracas’ta yüzümü yine de tanıdılar. Havaalanında, elbette, ama bu normal. Hayır, tuhaftı. Beni hangi filmde görmüşlerdi, tahmin et bakalım? Senaryosunu Pinter’ın yazdığı, Altın Palmiye de alan, şu iç daralma numaralarının olduğu filmde değil, hayır o değil. Şu Hal Gitdedibinidövdürpalotodos için yaptığım boktan Amerikan pembe dizisinde.

Sayfa:191

Alıntılar: 10 ½ Bölümde Dünya Tarihi, Julian BARNES, Ayrıntı Yayınları, 1999.

Yorum Yapın

Saç Boyası

Herhangi bir saç rengi seçmeden saça sürülünce saçın doğal rengini bulup, saçı doğal rengine getiren bir saç boyası olsaydı almaz mıydınız? Alırdınız değil mi? İleri de bir gün bu özelliğe sahip bir boya üreten firma ya da birey iyi para kazanabilir. Benden söylemesi. Tabi böyle bir boya üretilmemişse.

Yukarıdaki satırları birkaç gün önce yazmıştım ama yayınlamamıştım. Bu yazı üzerine biraz daha düşüneyim, diye düşünmüştüm. İyi ki de öyle yapmışım. Durup dururken aklınıza bir fikir gelir ve siz o an neden daha önce bunu düşünemedim diye düşünürsünüz ya, bu yazıda bahsedilen fikir tam da öyle birden gelen fikirlerden birisiydi. Şimdi böyle bir saç boyasının olmasının işlevi nedir? Saçınızın doğal rengine dönüşmesi yani farz edelim eskiden saçlarınız kumrala yakın bir tondaydı ama artık geçen yıllardan dolayı bembeyaz oldu. Biz bu sözü edilen boyayı saçımıza sürdüğümüzde, saçımızın eski kumral tonuna dönüşmesini mi bekliyoruz. Mantık olarak bunun gerçekleşmesi gerekir. İnsanların para verip bu boyayı alması için de. Ama boyamızın özelliğini tekrar hatırlarsak, saça doğal rengi vermesi. Şimdi yaşlısınız ve saçınız beyaz. Bu durumda doğal olarak saçınızın doğal rengi de beyaz. Boyamızı saçınıza uyguladığınızda ne olması beklenir? Evet, tahmin ettiğiniz gibi. Beyaz. Böylelikle bu özellikte bir boyaya ihtiyacımız da kalmıyor.

Bir çeşit bireysel beyin fırtınası. Beyin fırtınasında amaç nedir? Anımsatmak gerekirse, niteliğe önem vermeden olabildiğince sayıda düşünce üretmek. Bu kategoride bu ve buna benzer fikirler yer alabilir ilerleyen günlerde.

Yorum Yapın

Önceki Yazılar»